Söylenemeyen ne çok söz birikiyor farkında olmadan… Susmak dedikleri ağır bir valiz insanın yolunda…
Ben” ile başlayan bir cümleye karşındakinin hiç ihtiyacı olmuyor.. Aklındaki, kalbindeki “sen” oluştuktan sonra gerisi kocaman bir boşluk…
İnsanın kalbindeki kapıyı kendi üzerine kitlemesi ve her kederi orda yalnız yaşaması ne kadar yorucu bir duygudur…
Şükrettiğim sevinçlerimin kalbime sığmadığı zamanlar da oldu, kırgınlıklarım da… Ama onlar yalnızca mutluluklarıma değer katıp ayrıldılar benden…
Kalbimdeki Dalgalara…
Yağmurlu bir sabaha açtım gözlerimi… Camdan baktığımda yağmur ve rüzgarın etkisiyle coşan denizi ve köpük köpük olan sularını gördüm. Pek güzel görünüyor fakat içi bambaşka biliyorum… Dolu, karışık, sinirli, huzursuz ve belki de taşmaya hazır… Camı açtığımda ise daha çok içime işlemesine sebep oluyor kokusuyla… Bir gün o dalgaların durulacağına inanarak kapatıyorum camı tekrar…
Keder dalgaları, dert dalgaları, hüzün dalgaları… Ne derseniz deyin işte! Hepsi vurunca kıyıya mutlaka alıp götürüyorlar bir şeyleri…
Hayatı da böyle yaşamıyor muyuz aslında… Bir fırtınayla beraber, o çalkantılı günlere teslim olmuyor muyuz sizce de? Bazen öylesine durgun ve berrak… Bazen de öylesine sıradan… Ancak o büyük dalgalar sarsmıyor mu bizim tüm kıyılarımızı hızla gelip vurunca? Kumlara bir dal parçasıyla çizdiklerimiz, tıpkı yaşamımıza dahil ettiklerimiz gibi değiller mi sahi? O kıyılara vuran dalgalar nasıl da hiç beklenmedik bir anda alıp götürüyor tüm benliğimizi? Bir dalga geliyor ve siliyor tüm kalbimizde yarattıklarımızı…
Her şey yüzeysel bakılamayacak kadar derin, durgun ve sessiz görünebilir. Hiçbir fırtınanın, kalpte yaşanan sarsıntılar kadar güçlü olduğuna inanmadım bunca zamandır. Oyalanmak, geçiştirmeye çalışmak, ertelemek veya unutabilmek hepsi uygulanabilir, en azından denenebilir belki ama kalp öylesine kaplar ki insanın benliğini tüm günü orada atar işte bu yüzden… Düşünceler, akıl, her şey onunladır. Akıl bile anlayamaz işte o an kalbin söylediklerini… Sonra o da teslim olur, kalp hep doğru söyler, doğrularını yaşatır insana temizse…
Çocukken kumda yaptığımız kalelerin, başka bir çocuğun emekle hazırladığımız o kaleyi bozması kadar kolay teselli edilebilir olmuyor kaybettiklerimiz büyüyünce… Bir yetişkin olduğumuzda, yaptığımız kalelerin başka biri tarafından yıkılması kolay kaldırabilir olamaz hiçbir zaman… Zamanla yaşayarak öğrenilen bir olgu daha işte… Dalgalar; kimi zaman çağlayan, kimi zaman dingin, kimi zaman usul usul akan bir şelale gibi… Ama ne olursa olsun kıyılarımıza gelip dokunduğunda mutlaka bir şeyleri de beraberinde götürecek kadar da acımasız…
Sabah sabah yağmuru izledim… Denizin sesi ve rüzgarı dinledim… Bir başka sabah güneşten kamaşan gözlerle bu pencereden bakacağımı biliyorum. Değişecek elbette ki her şey… Güneş de bakacak bulutların arasından bir gün, bulutlar hiç olmayacak belki de masmavi gök yüzünde… Kalp ise mutluluk sözleriyle şaşırtacak aklımızı… Unutacak kederlerini… Her gecenin bir sabahı olduğu gibi, o da olacak!
Gürültü Sesleri
Kalabalık ve herkesin hep bir ağızdan konuştuğu bir alan düşünün… Gürültü ve uğultunun yol açtığı yüksek sesten dolayı, kendi sesinizi dahi duyurmakta zorlandığınızı ve konuşurken bağırdığınızı bir hayal edin, anımsamaya çalışın…
Bu gürültü hem etrafınızdakileri dinlemekten, hem de kendi söylediklerinizi dinletmekten yorulmanıza yol açar bir zaman sonra…
Bu çabanızın yersiz olduğunu anladığınızda, sesinizi duyurmaktan vazgeçip kendi içinize dönersiniz. Konuşmalar, kahkahalar, sandalye gıcırtıları, çatal bıçak sesleri… Her biri birleştiğinde, kulağınıza olduğundan daha yüksek bir ses hissettirir ve sizin oradan bir an önce ayrılma isteği oluşturmanıza yol açar.
Kaçmak istersiniz… Etrafınızdakilere kendi fikir ve düşüncelerinizi anlatmak veya paylaşmak için verdiğiniz çaba, gürültü karşısında yenik düşer ve çevrenizde olup bitenlere yönelirsiniz, izlersiniz… O ortamın kapısından çıkar çıkmaz, şehrin getirdiği rutin gürültü bile bir an olsun sessizliğe kavuşturur sizi… Oysa her gün yaşadığınız şehrin yoruculuğundan dert yanarak, sessizliğe kapatmak isteriz kendimizi… Böyle zamanlarda hep yalnız kalmak ve deniz kenarında yürüme isteği doğar içimde… Biz, bu ülkenin vatandaşları olarak her gün bu gürültünün içine uyanan bireyler değil miyiz aslında? Bir gazete sayfasında bulunan satırların, bir televizyon ekranında tartışan politikacıların, mecliste oluşan anlaşmazlıkların, trafikte yol alırken yaşanan onca arbedenin, savaşların, başarıların, kavgaların hepsi; bu başımızı ağrıtan, bulunduğumuz yerden kaçma isteği oluşturan ve sessimizi duyurmak için onca çaba harcadığımız alanları oluşturmuyorlar mı sizce de?
Öfkelerine yenik düşenler, ara vermeksizin amaçsız konuşanlar, başarıları gölgeleyenler, içindeki karmaşık duyguları kavgayla kusanlar, egosunu kendinden büyük görenler… Şehir değil bizi yoran…
İçinde barındırdığımız bencillikler, hainlikler, ben merkezliler çıkarıyor o çatal bıçak sesini, sandalye gıcırtısını, konuşma uğultusunu… Bir süre sessizlik içinde kalmak istediğim günleri yaşıyorum. Yorgunluk, bıkkınlık kelimeleri hep uzak olmuştur fakat bazen bu gürültülerin sebep olduğu kaçma isteği, içimdeki örtülmüş bezgin hisleri körüklüyor sanki…
Yaşamak, şahit olmak, en önemlisi farkında olmak bir şeylerin… Bu gürültü hiçbir zaman bitmeyecek…
Şehirdeki rutin tempo sakin kalacak bu gürültülü alandaki uğultulara karşılık…
Başımız daha çok ağrıyacak… ‘’Buralardan biraz uzaklaşmak istiyorum’’ cümlelerini daha çok duyacağız. Ve belki de, şikayet ettiğimiz şehir kalabalığı ve yoruculuğu bile, bu kuru gürültüden kaçmak için bir kapı olacak nihayetinde…
Olanlar karşısında yorgun düşüp, etrafınızda yaşananları izlemek, susmak ve sessiz kalmak önemli bir tercih… Söylenecekse hep bir ağızdan, yapılacaksa el ele uygulanacak olan her iş, birliği ve beraberi kazandırır. Tek sorun bunları uygulayabilmekte, tek bir ses olabilmekte…